Hayat

Bazı alet ve edevat gibi, insanların da, “arızalı” olanları vardır, nasıl ki, alet ve edavatın onarımı için ustaya, teknisyene ihtiyaç duyuluyor; azıralı insanlar için de,  psikolog, psikiyatrist, pedagog, sosyolog ve “hayat” dediğimiz bir çok değerlere, kavramlara ihtiyaç vardır…

Bunların en önemlisi ve en gereklisi hangisidir derseniz o, kişiye ve kişinin arızasına göre değişebilir…

BEN BUGÜNKÜ YAZIMI, “HAYAT” KONUSUNA AYIRDIM...

Bir insanın gözünün ve gönlünün istedikleri ile kendi sosyal ve kültürel birikiminin hatta ekonomik durumunun ve özellikle fiziksel yapısının arasında bir uyum yoksa o insan, asla arzuladığı huzuru ve mutluluğu yakalayamaz…

Buna, halk arasında, “aklı havada, kendi tavada…” derler…

Bu, bay-bayan ayrımı yapmaksızın herkes için böyledir…

Bu tür aklı havalarda kendisi tavada olan insanlara ben, “arızalı insan” diyorum yani, bir kişi şöyle veya böyle bir takım güzel veya dikkat çeken şeylere sahip olsa da, eğer ki, “gözünün ve gönlünün istedikleri” ile kendi kişisel verilerinin toplam değerleri biri birini tutmuyorsa o insan, çok zaman sıkıntılı, problemli ve dolayısıyla büyük bir tatminsizlik içinde olacaktır hele de, bu çelişkisini gizlemesini bilmiyorsa (ki, kolay değildir) o zaman hemen muhatabı nezdinde veya çevresindeki kişilerce, “zor insan” nitelemesine maruz kalacaktır…

Zor insanlar, ilk anda anlaşılmasa da, biraz yazışmak veya karşılıklı olarak biraz konuşmak suretiyle hemen anlaşılabilir…

Kendine güveni yüksek, iyi niyetli ve hümanist yapılı bazı insanlar bazen bu tür kişilere ilgi duyabilirler; değişiklikten hoşlandıkları ve her insanın ayrı bir değer olduğunu düşündükleri için hemen tanışıp yakınlık kurmak da, isteyebilirler… O zor insan da, eğer ki, önündekinin değerini ve iyi niyetini anlayıp, kendisine bir zarar gelmeyeceğini anlarsa ve de, en önemlisi sivri yanlarını bir parça olsun gizlemeyi başarabilirse bu yakınlık, bir ilerleme gösterebilir hatta çok kere güzel ve anlamlı bir dostluğa da dönüşebilir… Yok eğer, o zor insan, sivri yanlarını gizlemek isterken aksine, daha da, açık veriyor ve hep, “ben, ben” diyor, muhatabına ilgi iltifatı ihmal ediyorsa sürekli olarak da, “aşırı seçiciyim”, “çok hassasım” gibi ifadelerin arkasına sığınıp, bir yandan da, mağdur edebiyatı yapıyorsa bunu da, vazgeçilmez büyük bir marifet gibi takdim etmeye çalışıyorsa işte o anda, o yakınlık hiçbir şey ifade etmez ve hemen başladığı gibi de, bitiverir…

Buna, Normal bir insanla zor bir insanın yani, “arızalı” insanın çatışması denir…

Zor yani, “arızalı” olduğu kanaatine vardığımız insandan asla, zevk ve heyecan alamayız, onun da, bizden zevk ve heyecan alması kolay olmayacaktır bu, kesin kes böyledir…

GERÇEK ve SÜREKLİ MUTLULUK NASIL BİR ŞEYDİR?

İnsanlar arası yakınlık ve dostluk gözlerde başlar, kulakta gelişir, kalpte büyür… Bu bana ait bir tespittir, hayatım boyunca tanıdığım yüzlerce belki binlerce insandan edindiğim izlenimler, gözlemler de, bu yöndedir…

Gözler beğenmek, hoşlanmak için, kulaklar da, güzel şeyler duymak dolayısıyla kendimize güvenimizi arttırmak içindir…

Gözlerle kulakların büyük bir uyum içinde ve birlikte oluşturdukları şeyler duyguya dönüşürse ve o duygu da, biraz olsun güçlü ise hemen devreye kalp girer… Kalp, o duygu selini hiç ziyan etmeden hemen içine alıp muhafaza etmeye başlar çünkü kalbin görevi odur ama ne var ki, olay orada bitmiyor…

Kalbin içine yerleşen o güzelim duyguların asıl kumandası beyindedir… Beyin de, görevini yaparken kişinin aklına, bilgi ve becerisine, sosyo-kültürel durumuna, inançlarına, şuur altındaki değerlere hatta ekonomik durumu da dahil, kişinin içinde bulunduğu tüm koşullara göre hareket eder…

 

O yüzden ben de, diyorum ki, hiçbir zaman birilerinin gözleri bizi beğendi diye çok sevinip gururlanmayalım,

Kulaklarımız güzel şeyler duydu diye hemen havalara girip, “yaa, ben neymişim meğer…” deme saflığına düşüp çok şeyler hayal etmeyelim,

Ya da, beğenildik, güzel şeyler duyduk ve belli ki, iyicene de, sevildik (kalpte yerimizi aldık) o halde ne mutlu bize deyip, demek ki, çok güzel şeyler kapıda, bundan iyisi can sağlığı… havalarına girmeyelim dolayısıyla büyük hayaller kurmayalım…

Gerçek ve uzun süreli mutluluk, dördü bir arada olduğu zamandır, yani:

Gözler beğendi, kulaklar güzel şeyler duydu, kalp korudu, beyin de, tam anlamıyla görevini yapmaya başladı, işte o zaman her şey tamamdır, insan aradığı her şeyi bulmuş demektir…

Pekiyi, bunun için ne yapmalı, neye, nerede ve nasıl bir başvuru yapmalı, nasıl bir yol izlemeliyiz ki, bu dördünü bir arada yakalayalım?

Ben bugün, burada işte bunun yolunu yordamını söyleyeceğim…

YOL YORDAM, DİKKAT EDİLECEK ŞEYLER:

İnsanoğlu bunları sadece ve ancak, hayattan ders alarak, hayatı bizzat yaşayarak ya da, çok iyi gözlemleyerek öğrenebilecektir…  Diğer bir ifade ile, “yaşayarak…”

Yaşamak ama öyle, haybeden değil, çok insan tanıyarak, düşe kalka, iyiyi, kötüyü, güzeli, çirkini, doğruyu, eğriyi bizzat görerek, yaşayarak…

Meselâ, gezip tozarak, inanlara ve olaylara sürekli gözlem yaparak ve de, ne bulursa sürekli okuyarak ayrıca, hayatı doya, doya yaşayanları dikkatle dinleyerek ve yorulup usanmadan takip ederek…

Korkak veya tembel bir bezirgan ne kâr eder, ne de zarar…

Seçtiğimiz insan denk ise yani, karşılıklı olarak dördünü bir arada yakalayabilmişsek biz mutlu sayılırız, yok eğer, bir iki eksik içindeysek, şöyle, böyle yine de, hayat yaşamaya değer der geçinip gideriz, çok fazla sıkıntınız olmaz…

Ama, değil dördünü hiç birini bile yakalayamamış isek, o zaman biz, tam bir “arızalı kişi” sayılırız ki, bize yakışan da, insanlarla yakın markajlara girmemek olmalıdır...Uzaktan uzağa görüşmemiz daha uygun olacaktır...Yakınlık kurmak gibi bir hataya düşmemeliyiz…Nasıl ki, şeker hastaları, şekere mesafeli oluyor, bizler de,insanlara öyle olmalıyız…Sevgili okurlarım yazılarımdan hatırlayacaksınız hiçbir zaman, “en iyisi” demem ama, her zaman hep, “en hayırlısı” derim…

Dost, ahbap, arkadaş ve tüm okurlarıma hayırlı bir,  “hafta sonu” diliyorum...

Yorumlar

CAPTCHA Image